Hava Durumu

  • 21:48
  • $32.2514
  • 34.924
  • BIST100:10.676,65

Rusya Federasyonu’nun artan saldırganlığı ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin yan kuruluşları aracılığıyla yürüttüğü entrikalar, geride kalma operasyonlarının gerekliliğini bir kez daha ortaya koymuştur.

Güney Avrupa ve NATO periferisinde uygulanan gizli bir doktrin olan Stay-behind (GLADIO) bir zamanlar ittifakın güvenliğinin temelini oluşturuyordu ve Türkiye Cumhuriyeti’nden İtalya’ya kadar pek çok ulus devletin yanı sıra Benelüks bölgesindeki (Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’dan oluşan) ülkelerin de işleviydi. On yıllar sonra, Rusya Federasyonu’nun artan saldırganlığı ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin (ÇHC) yan kuruluşları aracılığıyla yürüttüğü entrikalar, ittifakın gerekliliğini bir kez daha ortaya koymuştur.

Bugün dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, politikacılar ve devlet yapıları Rus ve Çinli aktörler tarafından ele geçirilmiş durumdadır. Oysa Soğuk Savaş sırasında NATO tarafından geliştirilen bir yöntem, kurallara dayalı yerleşik uluslararası düzeni altüst etmeye hevesli olanlara karşı koymanın çözümünü barındırıyor. Hem askeri hem de sivil yapıda bir örgüt olan GLADIO, başlangıçta Sovyetler Birliği’ne bağlı, kötü niyetli yerel aktörleri – yasadışı örgütler veya tehlikeye düşmüş hükümetler – yerel güç simsarları ve ulusal komuta yapıları aracılığıyla engellemek amacıyla kurulmuştur. Amaç NATO ülkelerini gelecek nesiller için güvence altına almaktı.

Ancak Sovyetler Birliği çöktüğünde GLADIO birçok ülke tarafından “kış uykusuna” yatırıldı. Ancak bugün hem NATO hem de üye ülkeler bu gizli örgütleri yeniden canlandırmak için yeterli nedene ve yeteneğe sahiptir.

Rusya’nın askeri istihbaratı GRU ve Çin istihbaratı MSS, medya şirketlerine, havacılık ve savunma firmalarına ve hükümetlere sızarak yıkıcılık yoluyla sınırları içine tek bir asker bile yerleştirmeden ülkeleri işgal etmişlerdir. Eğer kontrol edilmezlerse, bu varlıklar kısa süre içinde hem o ülkelerde yaşayan vatandaşların yaşam kalitesine hem de NATO ortaklığının birleşik gücüne zarar verecek konumlara ulaşacaklardır. Yeni bir GLADIO’ya sivil ve askeri personel atamak için hem kaynak hem de yetenek tahsis etmek, hem GRU hem de MSS’nin Atlantik’ten Akdeniz’e uzanan siyasi yelpazede önemli bir yer edinmesini engellemek için zorunlu olacaktır.

Soğuk Savaş döneminde kullanılan yöntemlere benzer şekilde, gerekli doğrudan müdahaleler arasında, NATO karşıtı bölgesel ve küresel güçlerle uyumlu oldukları tespit edilen kuruluşların özel ve kamu sektörünün bir parçası olmalarının yasaklanması da yer almaktadır. Yelpazenin daha şiddetli tarafında ise, vatandaşlarının yaşam kalitesinde süreklilik ve iyileşme sağlamak için yönetimin değiştirilmesi ve ülkenin Atlantik ittifakı içindeki yeri yer almaktadır.

Vladimir Putin yönetimindeki Rusya Federasyonu çokça tartışılan bir konudur. Ancak, bir sonraki “çar” GRU’dan seçilmiş bir aday olursa, Moskova’nın ilk dış politika taktiği, ittifakı doğrudan istikrarsızlaştırmak için NATO ülkelerindeki varlıkları harekete geçirmek olabilir. Macaristan’dan Almanya’ya kadar uzanan bir coğrafyada çatlaklar zaten mevcut ve Rusya ve Çin bu çatlaklardan faydalanmaya çalışabilir.

Bir zamanlar NATO ülkeleri gizli yönetişimle ilgili konularda “ilk hareket edenler” iken, bugün hipersonik füzelerin (hem kendimizi koruma hem de etkili bir şekilde karşı koyma yeteneğimizi çok aşan bir hız ve tahrip kabiliyetiyle sınırlarımıza ulaşabilen) damgasını vurduğu üçüncü bir çağda hem Rusya hem de Çin tarafından geride bırakılma riskiyle karşı karşıyayız.

NATO, yeni “büyük güç rekabeti” çağı “büyük güç konsolidasyonu” çağına doğru ilerlerse (veya ilerlediğinde), kıta Avrupası’nın ve en önemlisi Akdeniz’in (yüksek değerli deniz yolları nedeniyle) kendilerini savunmak için iyi hazırlanmış olmalarını sağlamak için her kesimden askeri ve yerel sivil güç simsarlarından gerekli subay kadrosunu seçme fırsatına sahiptir. Hiç kimse bu bölgelerin hazırlıksızlıktan kaynaklanan bir kaderi paylaştığını görmek istemez; tıpkı Ukrayna halkının Rusya Federasyonu’nun yerleşik sınırları yeniden çizme çabalarını püskürtmek için gösterdiği cesur çabalar gibi.

Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye Cumhuriyeti, İtalya Cumhuriyeti ve Birleşik Krallık, tarihsel olarak hem yurtiçinde hem de yurtdışında “geride kalma” operasyonları yürütme konusunda en gelişmiş deneyime sahip ülkelerdir. Dolayısıyla bu uluslar bir araya gelerek yeni bir GLADIO oluşturmalı ve hem kendi tek taraflı ulusal çıkarlarına hem de yaşam tarzlarını korumak için daha geniş bir ortak doktrine öncelik vermelidir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde “Yaşam, Özgürlük ve Mutluluk Arayışı”, Türk halkı için “Hâkimiyyet-i Milliye” (Ulusal Egemenlik), İtalya yarımadasında “La Liberta” ve Fransa’da “Liberté, égalité, fraternité” GLADIO’nun doğuştan gelen gücünü ve amacını aldığı temel ethoslardır. Şimdi, özgür dünyanın kalan son feneri olan NATO vatandaşlarına özgürlük sağlamak için çalışmalıyız.

Alp Sevimlisoy, merkezi İstanbul’da bulunan özel varlık yönetimi şirketi ve hedge fonunun Türk-İngiliz CEO’su ve merkezi Washington DC’de bulunan Atlantik Konseyi’nde Milenyum Jeopolitik Stratejistidir.

Peter Woodard, NATO içindeki hareketli parçalara ve bölgedeki genişletilmiş rol potansiyeline odaklanan jeopolitik bir Kanadalı-İngiliz yöneticidir.

 

Enternasyonalizm Çağı Sona mı Erdi?

Hiçbir ulus, kendi ülkesinde gücü nispeten yokken uluslararası bir güç olamaz.

Yakın modern tarihin zirve dönemleri küresel çatışmalar yoluyla kurulmuştur; Büyük Savaş’ın sona ermesinin ardından imparatorluklar çağından modern cumhuriyetlere geçişten, İkinci Dünya Savaşı’nın serpintileri yoluyla Doğu/Batı arasındaki ayrımın çöküşüne kadar. Ancak, enternasyonalizm ve bölgeselcilik arasındaki bu ezeli mücadelenin “Üçüncü Çağı” bir tüfeğin namlusunda değil, küresel bir pandeminin ortaya çıkışıyla geldi. Şimdi, gerekli tek taraflılık ve yakın ittifaklar, küresel sorunların çözümünde yaşanan hayal kırıklıklarının ortasında birçok ulus-devletin ülkelerini yeniden konumlandırdığı yöntemler haline geldi. Daha önceleri kalıplaşmış bir yaklaşım, uluslararasıcılığın bölgeselciliğin zararına olduğu ya da tam tersi anlamına geliyordu. Ancak pandemiyle birlikte gördüğümüz üzere, bu yaklaşım ileriye dönük olarak uygulanabilir bir yaklaşım değil, zira hiçbir ulus kendi içindeki gücünden şüphe duyuyorsa uluslararası bir güç olamaz. Amerika’nın NATO’daki en güçlü müttefiklerinden ikisi, ABD için ortak çok taraflı hedefleri sürdürürken kendileri için tek taraflı bir yol çiziyor.

Halihazırda NATO ittifakının en aktif iki üyesi olan ve birçok kıta ve bölgede asker bulunduran Birleşik Krallık ve Türkiye Cumhuriyeti, bir ülkenin hem uluslararası bir oyuncu olabileceğinin hem de bölgesel rolünü (Avrupa Birliği dışında) yerine getirebileceğinin, hatta daha da ileri giderek yakın çevresine ve NATO da dahil olmak üzere üye odaklı koalisyonlara öncelik verebileceğinin kanıtıdır. Birleşik Krallık ile Türkiye Cumhuriyeti ve özellikle de Türk Silahlı Kuvvetleri arasındaki ikili ilişkiler Kırım Savaşı’ndan bu yana en yüksek noktadadır. Bu durum en son olarak, NATO hedeflerinin gerçekleştirilmesi ve Türkiye’nin sınırlarının savunulması konusunda başarılı bir emektar olan, Türkiye’nin müstakbel cumhurbaşkanı eski Orgeneral Hulusi Akar için hazırlanan ziyaretle gözler önüne serilmiştir.

Eskiden pan-bölgesel imparatorluklar olan ulus-devletlerin örnek alması gereken sorumluluk duygusu bugün de devam etmektedir: Afrika’da İngiliz ve Türk mal ve hizmetlerinin dağıtımı, Akdeniz’de altyapı işbirliği ve farklı kıtalarda ihtiyaç sahiplerine doğrudan askeri yardım. Eski imparatorluklar sınırlarının ötesindeki etkilerini ve tarihsel denizaşırı güçlerini korurken, Yunanistan’daki Pire limanı gibi temel altyapısına Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) tarafından nüfuz edilen ve ÇHC’nin başlıca ticaret ortağı olduğu Avrupa Birliği’ne değil, kendi bölgelerine tamamen entegre olmuşlardır. Avrupa Birliği’nin tüm bir ticaret bloğu olarak en büyük ticaret ortağı olan ÇHC’ye yönelmesi, Türkiye Cumhuriyeti ve Birleşik Krallık gibi bağımsız NATO güçlerinin Atlantik savunmasına yönelik hem Rusya Federasyonu hem de ÇHC’den gelen tehditleri daha fazla engelleme ihtiyacının altını çizmektedir. Savunma Bakanlığı’nın Entegre Gözden Geçirmesi ile operasyonel kabiliyetin yeniden canlanması, Birleşik Krallık’ın askeri gücünü tamamlamak ve ülkenin gücünü Akdeniz gibi bölgelere daha fazla nüfuz ettirmek için İngiliz Silahlı Kuvvetleri’nin atması gereken adımları net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Romalılardan Osmanlılara uzanan bir mirasa sahip olan Akdeniz devletleri, uzun zamandır ortak bir kültür, ortak savunma hedefleri ve işbirliğine dayalı ekonomik çıkarların bir araya geldiği bir bayrak altında birleşmeye çalışmaktadır. Pandemi uluslararasıcılığı sona erdirirken, bölgeselcilik hem duruş hem de biçim olarak onun yerini alacaktır. Bu dönüşümün en önemli örneği, ABD’nin “kral yapıcı” olarak hareket ederek Türkiye Cumhuriyeti ve Birleşik Krallık ile birlikte İsrail Devleti ile karşılıklı savunma paktları (yakın zamanda İstanbul’da gerçekleştirilen ortak güvenlik ve istihbarat operasyonlarında örneklenmiştir), bölgenin kendisine odaklanan bir MEDCOM ve enerji güvenliği ortaklıkları ile birlikte Mare Nostrum’a yeni bir çağ getireceği Akdeniz’dir.

Ukrayna halkının tepkisi ve vatanlarını savunma çabalarının da tanıklık ettiği üzere, sadece ulus-devletin iç gücü ve bölgesel ittifaklar, egemenliğini gasp etmek isteyenlere karşı caydırıcı olabilir. Gerçekten de, Ukrayna Parlamentosu tarafından düzenli olarak dile getirildiği üzere, Ukrayna’nın destek çağrılarının büyük ölçüde yanıtsız kalması ve Avrupa’nın ruble yaptırımı “skirting” (Avrupa ülkelerinin gizlice ruble stoklaması) karşısındaki kayıtsızlığı nedeniyle yaşanan hayal kırıklıkları, Ukrayna halkının her gün bir saldırganın pusuda beklediği bir bölgede kendini savunmanın ne anlama geldiğini yeniden düşünmesine neden oldu. Bölgesel kimliklerinde kendilerini iyi dengelemiş bulan ve Türk Bayraktar insansız hava araçları ve İngiliz Brimstone füzelerinin konuşlandırılması yoluyla ABD’nin yanı sıra Ukrayna’ya aktif olarak savunma kabiliyetleri sağlayan Türkiye Cumhuriyeti ve Birleşik Krallık, potansiyel olarak hantal uluslararası entrikaların emrinden bağımsız hareket edildiğinde operasyonel kabiliyetteki faydaların ana hatlarını çiziyor.

Bu Ülkeler Topluluğu NATO’nun Çehresini Değiştirebilir

Türkiye ve İsrail gibi bölgesel güçler, bölgesel büyüme ve güvenlik için bir Akdeniz Birliği platformu yaratma şansına sahip.

Doğu Akdeniz’de tarihi bir değişim yaşanıyor. Gelecek yıllarda tarihçiler bu salgın sonrası, orman yangını sonrası dönemi, Doğu Akdeniz’in son derece kendine özgü halklarının bölgesel düzeyde işbirliği yapmak için şimdiye kadar gerçekleşmemiş yeteneklerini keşfettikleri an olarak gösterecekler. Çıkarları daha önce hiç olmadığı kadar örtüşen Türkiye ve İsrail gibi bölgesel güçler, bölgesel büyüme ve güvenlik için bir platform -Akdeniz Birliği- yaratma şansına sahip.

Doğu Akdeniz’de tarihin ağırlığından kaçmak pek mümkün değil. Bugünkü İstanbul bin yıldan fazla bir süre Roma İmparatorluğu’nun merkeziydi. İmparatorluğun 1453’te yıkılmasından sonra bile, muzaffer Osmanlı lideri Mehmed II “Kayser-i Rum” (Roma Sezarı) unvanını ve bununla birlikte güçlü bir Doğu Akdeniz’in dünyanın geri kalanıyla dinamik bir şekilde ilişki kurabileceği ve kurması gerektiği hissini korudu.

Daha yakın bir tarihte, 1930’larda, Atatürk’ün yeni Türkiye Cumhuriyeti, savaşçı ve Batı karşıtı komşularından gelen tehdidin artacağını öngörerek Yugoslavya, Yunanistan ve Romanya ile iki savaş arası Balkan Paktı’nı bölgesel güvenlik için bir platform olarak şekillendirdi.

Bugünün zamanı da daha az tarihi değil. Koronavirüs salgını ve korkunç orman yangınları, Avrupa’nın Doğu Akdeniz halklarına yaşamlarının, geçim kaynaklarının ve beklentilerinin Kuzey Avrupa’nın ekonomik ve kültürel değerlerine saplanmış bir Avrupa Birliği’nin uzak güçlerinden ziyade yakın komşuları Türkiye ve İsrail ile daha fazla iç içe olduğunu gösterdi.

Cazip Bir Fırsat

Bölgedeki daha küçük uluslar ve halklar için, NATO içinde ve NATO ile birlikte çalışan, Türkiye ve İsrail gibi Batı’ya bağlı güçler etrafında inşa edilmiş bir Akdeniz Birliği cazip olacaktır. ABD Başkanı Joe Biden, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Erdoğan ve İngiltere Başbakanı Boris Johnson gibi küresel liderler tarafından desteklenen ve Batı himayesinde faaliyet gösteren bir Akdeniz Birliği, büyüme ve güvenlik için bir motor ve Rusya ile Çin’in bölgeye yönelik yayılmacı vizyonlarına karşı bir denge unsuru olurken, ABD’nin kalıcı Atlantikçi etkinin mümkün olduğu bölgelerdeki angajmanını da yenileyecektir.

Dolayısıyla bu değişimi gerçekleştirme sorumluluğu bölgenin en güçlü liderlerine düşmektedir. Yaklaşık yirmi yıllık iktidarıyla Erdoğan, kalıcı bir bölgesel değişim için başkalarıyla birlikte çalışmak adına eşsiz bir tarihi şansa sahip.

İsrail şu anda bir dizi sonuçsuz genel seçimin istikrarsızlaştırıcı etkilerinden kurtulmaya çalışıyor. Naftali Bennett başbakanlığındaki İsrail’in yeni hükümeti, İsrail’in komşularıyla ilişkilerini şekillendiren eski kuralları yırtıp atma yetkisine sahip. Geçtiğimiz haftalarda İsrailli itfaiyecilerin yangın söndürme teknolojilerini ve personelini orman yangınlarından etkilenen Türkiye ile paylaşmayı teklif etmesi bu hırsın bir göstergesi.

Bu arada Batı’da Macron da yeniden canlanan Akdeniz’in fırsatlarından yararlanmak için aynı derecede istekli olacaktır. Biden’ın Amerika’sı ve Johnson’ın İngiltere’si gibi doğal müttefiklerin de projeyi desteklemesi muhtemeldir.

Neden Şimdi?

Bu fırsatlar birçok açıdan Türkiye’deki değişimler sayesinde ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin anayasası, Milliyetçi Hareket Partisi’nden ekonomist ve siyasi “kral” Dr. Devlet Bahçeli’nin liderliğinde yeniden düzenlendi.

Kısa vadeli fırsatçılık ve istikrarsız parlamenter koalisyonlar geçmişi, yerini uzun vadeli büyümeyi planlayabilen ve NATO ve Batı ile ilişkileri derinleştirebilen bir siyasi kültüre bıraktı.

Rus yayılmacılığını üç cephede (Karadeniz, Orta Doğu ve Kuzey Afrika) kontrol altına almaya çalışan Türkiye’nin NATO üyeliği uzun vadeli vizyonunun merkezinde yer almaya devam etmektedir. Gerçekten de NATO üyeliği artık Türkiye’nin anayasasına geri dönülmez bir şekilde işlenmiştir.

Askeri açıdan Türkiye’nin kendini sınırlarının ötesine yansıtma kabiliyeti Savunma Bakanı Orgeneral Hulusi Akar döneminde artmıştır. Türkiye’nin yenilikçi askeri-sanayi sektörü, özellikle insansız hava aracı teknolojisiyle Avrupa ve Avrasya’da uluslararası satışlarını hızla artırıyor.

Erdoğan, Bahçeli ve Akar’ı cumhurbaşkanı yardımcısı olarak atayarak devleti içeride yeniden yapılandırabilir ve Türkiye bu birlikteki yerini alırken onların güç alanından faydalanabilir.

Türkiye’nin büyük altyapı oyunu olan yeni Kanal İstanbul, Türkiye’nin sınırlarını olumlu yönde etkileyecektir. Tüm Akdeniz ve Karadeniz ülkeleri, ticaret kapasitesindeki artıştan ve deniz taşımacılığındaki sürtüşmelerin azalmasından faydalanacaktır. Can çekişen ticaret yolları yeniden canlanacak, Doğu Akdeniz ve Balkan bölgeleri yüzyıllardır görülmemiş bir ekonomik canlılık ve kendine yeterlilik kazanacaktır. Bu durum, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’nin (BRI) vaatlerini ve cazibesini azaltacağından, Biden ve Batılı güçler için başlı başına bir kazanç olacaktır.

Belki de bir Akdeniz Birliği’nin en büyük cazibesi budur. Doğu Akdeniz’de yaşananlar, Kuşak ve Yol Girişimi gibi alternatif projelerden çok daha fazla cazibeye sahip yeni bir modelin vitrini haline gelecektir. Bu model, büyük ve küçük ülkelerin herkesin yararına olacak şekilde birlikte büyüyebileceğini gösterecektir. Bu model, tarihin en iyi unsurları ile günümüzün pratik vaatlerini bir araya getiren bir modeldir.

Alp Sevimlisoy, merkezi Londra’da bulunan gelişmekte olan piyasalara dayalı bir hedge fonu olan Asthenius Capital’in CEO’su ve merkezi Washington DC’de bulunan Atlantik Konseyi’nde Milenyum Araştırmacısıdır. Sevimlisoy aynı zamanda Cass Business School’da danışma kurulu üyesi ve Akdeniz üzerine uluslararası yayınları olan bir jeopolitik stratejisttir.

Peter Woodard, NATO içindeki hareketli parçalara ve bölgedeki genişletilmiş rol potansiyeline jeopolitik olarak odaklanan Kanadalı-İngiliz bir finansal teknoloji uzmanıdır. Meksika’daki paydaşlara Batı girişimlerini desteklemedeki rolü konusunda danışmanlık yaparak önemli bir zaman geçirmiştir.

James Arnold yaklaşık yirmi beş yıldır varlık yönetimi ve finans alanında çalışmakta olup, özellikle hedge fon endüstrisinin ilk üyelerinden biridir. Arnold aynı zamanda bir jeopolitik analisttir ve ABD dış ilişkileri üzerine yazmaktadır.

 

Kaynak: The National Interest

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir